|

Cocteau şiir hakkında, “ne masayı anlatacağım diye masa sözcüğünü kullanacaksınız, ne kuşu anlatacağım diye kuş sözcüğünü; ne de aşkı anlatacağım diye aşk sözcüğünü.” der. peki, sen ne diyorsun diyecekseniz eğer, altını çiziyorum diyorum...
Çizmekle başladı her şey ve yazının icadı ile beraber, anlam üstüne anlam bindi çizgilerin üstüne. Sahi, kim istemez ki, tırnak içine alınan cümleleri olsun, el yazısıyla özenle yazdığı şiirinizi, duvarına yapıştırsın o hiç ismini bile bilmediğiniz okuyucu...
Yapacağınız tek şey; okuyucuyu kendi ülkenize çekmektir. Goethe, almış olduğu notlar arasına, “şairi anlamak isteyen, onun ülkesine gitmelidir” der. Peki, okuyucu gitmiş olduğu o ülkede memnun kalacak mıdır? Acaba, ne kadar misafirperversiniz. Okuyucu bunun cevabını zaman zaman sesli, zaman zaman da sessizce verir. Sizi terkettiğini hiç farkedemezsiniz bile. Peki buna ihtiyacım var mı? şeklinde bir soru soracaksanız eğer, “neden yazıyorum?” gibi bir sorunun cevabını mutlak surette verebilmelisiniz.
Evet, “neden yazıyorsunuz?”. bana kalsa yazmayın diyeceğim hatta kalemleri kırıp atmanızı da tavsiye edebilirim eğer, hakkı, doğruyu yazmıyorsa ve bu sanatı hakkı ile icra edemiyorsa. Zira, çocukken elinize aldığınız küçük bir çubukla çizdiğiniz basit çizgilere benzemez bu san’at. Bu san’at ki, iltifatın marifete, marifetin iltifata tabi olduğu bir sanattır ve nakşa medih, nakkaşa râcidir. “san’atı üzerinde düşünmeyen şair kuyruğuna basılınca inleyen hayvan gibidir” der, üstad bildiğimiz Necip Fazıl Kısakürek.
Ve ekler; “şiir yerine kâbuslardaki sinek vızıltısı hezeyanları alt alta dizmenin marifet sayıldığı bu deliler panayırında” diyerek bir kültür sarayı tanımı yapar. Bu sarayda, bir şair tanımı yatmaktadır bu tanımla beraber bir şair ve yazar bir profili çizmektedir: “şair, Allah’ın bahşettiği nispette gelecekten sesler alan nazik bir antendir.(…) O, daimî bir isyan halindedir ve bu ideal hayatı arama cehdinde...”. Yani hayatı aramak gibi bir derdimiz olmalı. şair; dert sahibi olmalı ve derdinden çözümler üretmeli, soru işareti bırakmalı, ünlem olup bir balyoz gibi okuyucunun beynine vurmalı ve en başta ilk okuyucusu kendisi olmalı, kendini eleştirmeli. Okuyucunun yerine kendisi yırtmalı belki de yazmış olduğu kötü bir şiiri.
Tolstoy’a hizmetçisi akşam yemeğini getirir. Tolstoy bir süre yemeğe bakar. Hizmetçisi merak içerisinde sorar; “efendim, yemeği beğenmediniz mi, bir sorun mu var?”. Tolstoy yanıt verir: “sorun, bu yemeğin bu kadar iyi olması”. El-hâsıl, rahatsızlıklar zamana ve mekana göre boyut değiştirse bile genel yazar-şair hassasiyeti ile baktığımız zaman pek de değişen bir şey yok aslında. İyi bir yemekten dolayı rahatsızlık duyabiliyor musunuz mesela?
Yazı yazmak için okyanus sahillerine giden bir yazar,sabaha karşı dans eder gibi hareketler yapan birini görür. Biraz yaklaşınca bir gencin, sahile vuran deniz yıldızlarını birer birer alıp, okyanusa fırlattığını fark eder. Genç adama yaklaşır ve sorar.
- Neden bu deniz yıldızlarını okyanusa atıyorsun?
Genç adam şöyle cevap verir:
- Birazdan güneş yükselip sular çekilecek.Onları suya atmazsam ölecekler.
Bunun üzerine yazar:
- Kilometrelerce sahil, binlerce deniz yıldızı var. Bunların hepsini nasıl kurtaracaksın? Ne farkeder ki der.
Genç adam eğilip yerden bir deniz yıldızı daha alır, okyanusa fırlatır.
- Onun için fark etti ama...
Tolstoy’un, bir gencin dramı’ndan alıntıladığım bu hikaye, bir anlamda yazarın-şairin, yazınsal serüvenine kattığı veya katması gereken anlamın bir özeti olsa gerek. Yazmış olduğunuz yazı ile kaç deniz yıldızına, yani okuyucuya hayat verdiğinizi düşünmek, sizi yazınsal açıdan belki bir adım ileriye götürecektir. Salt edebiyat yapma adına yazılacak şiirin, yazının belki de üstâdın bahsettiği şekliyle, kâbuslardaki sinek vızıltısı hezeyanlarının alt alta dizilmiş versiyonu olacaktır.
Şiir, tuz gibidir; yani sodyum(na) ve klor(cl)’un muhteşem terkibine benzetir şiiri üstad. fakat, ne tek başına sodyum tuzu tuz yapar, ne de klor. Bu ikisinin muhteşem terkibi olmalı. Yani, imge, uyak-ses ve ikinci yeniyle birlikte gelen anlam arayışı. Şiir, bunlardan yoksun olduğu zaman sinek vızıltısı veya kurbağa dili olmaktan çıkan şiir, Cemil Meriç’in tanımı ile, yıldızlara attığınız bir merdiven olacaktır.
Büyük zekâların rüyalarıdır şiir; okuyucuyu şaşırtmalı. Şair; anlam, uyak-ses zenginliği ile okuyucuyu kendisine bağlamalı ve ortaya çıkan şiir, o eseri ortaya çıkartan zekâyı bile şaşkınlığa düşürmeli. Söz sanatı da burada devreye giriyor. Ağzında bal taşıyan bir arının, kuyruğunda iğnesi vardır. Yükseklerde gözü olanın ise kanatları olmalıdır ve bu kanatlara, arının kuyruğundaki iğneye sahip olmak gibi tıpkı, hasis bir anten vazifesi görecek kaleme sahip olmak isteyen şair-yazar; şüphesiz ki çok okumalı ki eserini kaleme alırken çıkacağı merdivenlerde soluksuz kalmasın. Zira, fuzuli, “ilimsiz şiir, harcı ve hesabı olmayan bir duvar gibidir” der. Okuyucunun bir nefeste yıkacağı veya dönüp bir daha okumaya yeltenmeyeceği bir yazıyı kaleme almaktansa, henüz o yazının besmelesinde noktalamak daha evladır. Zira, iyilik yapmayı bilmiyorsa bir yazar-şair, hiç olmazsa kötülük yapmamalı. Sunulacak kötü bir eser de, edebiyat adına okuyucuya yapılacak bir kötülük olacaktır.
Gerçek, elinizdeki en müthiş kaynak olacaktır. Şair-yazar beş duyusuyla hareket eder ve bunu bir ressam hassasiyeti ile Yûnus’un tanımı ile hece taşları üzerindeki kelâma döker. Yani, öyle bir san’attan bahsediyoruz ki; kendisinden başka hiç bir dile çevrilmeyen, çevrilse bile aslını asla temsil etmeyen, hatta yazılmış olduğu dilde bile kendi içerisinde tefsiri ve çevirisi yapılamayacak bir eser. Rilke; iyi ve güzel bir şiiri yazdıktan sonra şairin on yıl dinlenmeye hakkı vardır der. Hâsılı, bu serüven uzun soluklu ve yorucu bir yolculuk gerektirmekte. Evet, şimdi elinize aldığınız kalem ile, masa sözcüğünü kullanmadan masayı, kuş sözcüğünü kullanmadan kuşu, ne de aşkı anlatırken aşk sözcüğünü kullanmadan, bu uçsuz bucaksız okyanusta yelken açın.
Kurtlarla yaşayan ulumasını öğrenir. Bu yüzden aynı iştigal üzere olan kişilerle birebir yakın temas içerisinde olmak, konu üzerinde konuşmak, yukarıda da bahsi geçtiği üzere, edebiyat dünyasına iz bırakmış şairlerin-yazarların eserlerini ve özellikle “klasikler” adı altında geçen eserleri okumak yazınsal açıdan fayda sağlayacaktır. Unutmamak lazım ki, büyük şairlerin-yazarların çoğu, yazdıklarından daha çok okumuşlardır.Yazı-şiir içerisinde geçen imgelerin vuruculuğu, şiir veya yazının içerisinde birden fazla konu varsa, bunlar arasındaki geçişin degrede bir tonda olması, okuyucunun yazı üzerinde soluksuz kalmasını ve yazının bütünlüğünü koruması açısından önemlidir.
Valery; “gerçek şiirin, asıl sanat eserinin kendi varlığından başka bir amacı yoktur. kendisinde başlar, kendisinde biter. Bütün soyluluğu da buradan gelir.” der. Yazmış olduğunuz şiir, ilk satırında başlar, son satırında biter ve okuyucuya ulaşır. Okuyucu kendi anlam ve hayal dünyasında bu şiiri kendisine göre yorumlar. Şairin gücünün, sözcüklerle ve kurmuş olduğu kelimelerle, keşfetmiş olduğu imgelerle örtüştüğünü söylersek eğer, okuyucuya neyi verdiğiniz bu anlamda fazlasıyla önem kazanacaktır. Bir anlamda, okuyucu hayal dünyasına göre farklı anlamlara yöneliyorsa da, esasen ilk etapta, okuyucuya ilk yönlendirmeyi siz yapmış olacaksınız.
Yazmış olduğunuz şiir, sizin kişiliğinizin bir aynası olacaktır. Çoğu okuyucunun şair ile bire bir tanışmadığını, muhatap olmadığını düşünürsek eğer, bir anlamda siz=şiiriniz olacaktır. Bu yüzden yazdığınız şiir önemlidir. Siz okuyucuya kendinizi nasıl yansıtırsanız, okuyucu da sizi öyle tanıyacaktır. Son dönem şiir hezeyanları arasında argo-küfür-erotizm içerikli şiirler ne yazık ki fazlasıyla artmış bulunmakta. Sağ-sol kesim ayırımı gütmeksizin bu hezeyanların içerisinde birçok şair ve yazarı görmekteyiz. Bildiğimiz, tanıdığımız kişilerin bu tip şiirleri ile karşılaştığımız zaman, şiir ile şair arasındaki ikilemi de görmekteyiz. meselenin özü, bu kişiler san’at içerisinde, san’at yaptığını zannederek kendisini sanat içinde kaybetmişlerdir. Sonucunda ise, sanatı da, eseri de, şairi de sorgulama yoluna gitmekteyiz.
“İlim meclisine vardım, kıldım talep/ ilim ta gerilerde kaldı, illa edep, illa edep!” der iken yûnus; biz edebiyatın geride iyi bir eser bırakmak olduğunun bilincinde olarak edebiyatın “edeb” kısmı ile de ilgilenmekteyiz. Yine yukarıda bahsetmiş olduğumuz bir çok örnekte de görüldüğü üzere, sanatın çıkış noktası bellidir. “neden yazıyorum?”, “amacım nedir?” ve bunlardan da önemlisi, “ben kimim?” gibi bir soruyla kendinizi yüzleştirmeniz, o şiiri veya yazıyı nasıl yazmanız, yazarken hangi izlekleri takip etmeniz gerektiğini de size gösterecektir.
Bununla birlikte; sanat, popüler kültür içerisinde kişisel olarak bazı deformasyonları da beraberinde zaman zaman getirmektedir. Bir süre sonra ismi duyulan şair veya yazar artık toplumu çok fazla düşünemez hale gelir; “ben sizin için yazmıyorum, anlayan okuyucu için yazıyorum!” hezeyanları ile birlikte, küfürlü veya argo içerikli şiirlerini – sinek vızıltılarını, şiir veya sanat başlığı altında yayınlamaya devam eder. İş, bu sanatı icra ederken, kendini kaybetmemektir ve “ben kimim?” sorusunu belki de her dakika kendinize sormaktır. Meselemiz eğer, beş duyumuzun da inkâra yeltenmediği bazı gerçekleri haykırmaksa eğer, bunun yolu argo veya küfür olmamalı.
Biliriz ki, şairler konuşmalı, susmamalı. “Bırak beni haykırayım, susarsam sen mâtem et / unutma ki şâirleri haykırmayan bir millet / sevenleri toprak olmuş öksüz çocuk gibidir” der Mehmet Emin Yurdakul. Şair daima isyan halinde olmalı dedik, çok fazla barışık değildir yani. Habil ile Kabil’den beri, yeryüzünde savaşlar, haksızlıklar hep vardı ve bunun sonu gelmeyecek ama insanların unutmuşluklarına karşılık, birileri de bunları sürekli haykıracak. Haykırmanın veya bu isyanın deşifresinin “sen bir orospu çocuğusun” şeklinde yazılan bir şiir olmayacağını hepimiz biliyoruz. Şair veya yazar, sıradan bir halk ağzı ile, hatta halkın ağzında bile yapıştırma veya iğreti duran, hakaret veya söylendiği zaman ayıplanan bakışlara maruz kalınan bu sözleri söyleyemez. Bunu sokakta kavga eden, herhangi birisi çok rahatlıkla söyleyebiliyorken, senin bir şair olarak sıradan birisinden ne farkın var?” gibi bir soruyu yöneltmek gerekebilir belki. Meselemiz eğer, toplumdaki bazı olaylara duyarlı olmak ve bunları şairliğimiz ve yazarlığımız elverdiğince dile getirmekse, isyan etmekse; bunun binlerce yolu vardır ama asla bu şekil yazılan bir şiir değildir.
Şiir değildir derken, “şiir ne değildir”i daha çok açıklamaya çalışıyoruz galiba.Bu tümdengelim metodu ile birlikte “ne değildir?”e tekrar değinecek olursak eğer; “şiir, sizin yatak odanız veya fantazilerinizin deşifresi” hiç değildir. Yazılmış olan herhangi bir erotik şiirin, içinde şehvet unsuru olan bir şiirin, herhangi bir erotik hikayeden çok fazla farkı yoktur. Bunların bir edebi değeri de olmayacaktır.Yayınlanırsa eğer ancak ve ancak, “erotik şiirler antolojisi” altında bir kitapta yayınlanabilir. Bu tip şiirlere ve içinde küfür dolu sözlerin bulunduğu şiirlere yönelttiğiniz eleştirilerde de, “siz şiirden ne anlarsınız?” gibi bir yanıtla karşılaşmanız da muhtemeldir.
Bütün bunları yazdıktan sonra, şiir okuma’ya dair de birkaç not düşmüş olduk. Okumanın ardından gelen “şiir yorumlama” şeklinde bir başlığın altını da bir nebze olsun doldurmaya çalıştık. Şiirleri okurken ve anlamlandırırken, özellikle dijital ortamda şiir değerlendirmeleri yaparken bunları göz önünde lütfen bulundurunuz. Şunu unutmayınız ki, bir okuyucu olarak kötü bir şiire iyi deme hakkınız yok velev ki bu dostunuz veya arkadaşınız olsa bile. Bu yüzden okuyucuya büyük görev düşmektedir. Şiirlerin, okuyacağınız herhangi bir “edebi” veya “edebi eser statüsünde sunulan eserlerin” altına yazacağınız yorumlarda objektif olmanız, eser iyi ise, neden iyi, kötü ise, neden kötü gibi açılımların yine objektif bir mercek altında yapılması edebi eserin sağlığı ve gidişatı açısından önem arz etmektedir. Edebiyat dediğimiz olgunun içini zaman zaman isyân ile dolduracak olsak dahi, bunu yine “edep” sınırları içerisinde yapma zorunluluğumuz var ve edebiyatın “kişilere, isimlere yapılan” yapıştırma övgülere değil, pohpohlamalara değil; nitelikli eserlere ihtiyacı olduğunu da bir kenara not düşelim lütfen.
zira;
Biz gideceğiz, adımız ve eserimiz kalacak geriye.
“Ölen insan mıdır, ondan kalacak şey: eseri;
Bir eşek göçtü mü, ondan da nihayet: semeri”
O ne çok bilmiş adamdır ki: gider sessizce,
Ne esermiş, ne semer, kimsenin olamaz haberi !”
Selam olsun…

not: fotograf çekimi- mustafa nazif bu yazı korpekalemler.com editör yazısı olarak yazılmıştır. takip köprüsü: http://www.korpekalemler.com/subpage.php?s=article&aid=778
» aciz okuyucu
» yorumu yazan: İHVAN
» tarih/saat:
24/3/2008
/
» ip:
:::::: Aslında şiirlerinize geçmeden önce bu yazınız okunmalı hemde bir kaç kez.
İnsanı güzel bir noktaya yönlendiriyor..Dediğiniz gibi okuyucunun potansiyeli ve sorumluluğu çok daha önemli bu konuda.Şiir olup okumaktan yoksun(hangi şekilde okuyor olduğumuz) bizlerin büyük acziyetleri neticesinde "sanatçı" olmayan kendini gökyüzü görüp yıldızlanmayı bekliyor olması üzücü büyük haksızlık ...
yakmak o kadarda zor değil..Ama güneş doğunca kaybolması muhtemel..
Şiire "edeb" katıyor olmak insanın şiirin derinliğine inmesinin başlıca yolu..
İnsan olmanın erdemine riayet etmeli ki "eser" ölümsüzleşsin...
Katkılarınızdan dolayı çok müteşekkirim.
» ,,,
» yorumu yazan: tuana
» tarih/saat:
3/12/2007
/
» ip:
:::::: "Yazının bedeli vardır.Kurban ister,kan ister.Ter ister,gözyaşı ister.Bu yüzden kaderi ağırdır.Yazının kalbi vardır.Kalbin titreşimi parmak uçlarının titreşimine uyduğunda ortaya çıkan sözün hükmü var."
Minnet hüda'ya devlet-i dünya fena bulur
Baki kalır sahife-i alemde adımız...
baki
» ...
» yorumu yazan: parantezicihayatlar2
» tarih/saat:
3/12/2007
/
» ip:
:::::: sesine, kalemine, kâğıdına, gönlüne hayran olduğum üstadım... kalemine sağlık... ben ne zaman sana yorum yazmaya kalksam kendimi yetersiz hissediyorum... bağışla...
» Şiir
» yorumu yazan: Rengin
» tarih/saat:
22/11/2007
/
» ip:
:::::: Bir şiirin edebi değerlendirmesini yapmak zor birşey tabi.Ama benim için önemli olan şey bana bir duygu veriyor mu? Ya da bana kattığı,öğrendiğim bir şey var mı?
Bunlar varsa iyidir diyorum ben şahsen.
Deniz yıldızları ile ilgili alıntı güzeldi.Kesinlikle size katılıyorum.
|